@sedat tarafından yazılmış tüm yazılar

KELİME KAVANOZU

“Kelimelerini yükselt, sesini değil. Yağmurdur çiçekleri büyüten, gök gürültüsü değil.” – Mevlana.

Çin’in en meşhur öğretmeni, bilge filozof Kong’a sormuşlar -siz onu Konfüçyüs olarak da tanıyor olabilirsiniz- demişler ki: “Bir ülkeyi yönetseydiniz, ilk olarak ne yapardınız?” O da cevap vermiş: “Dilini düzeltirdim.” Verdiği cevabın tam olarak anlaşılmadığını hissetmiş olmalı ki açıklamaya başlamış: “Dil bozulursa kelimeler düşünceleri anlatamaz. Düşünceler iyi anlatılmazsa, yapılması gereken işler yapılamaz. Görevler gereği gibi yapılmazsa, düzen bozulur. Düzen bozulursa, adalet yoldan sapar. Adalet yoldan saparsa, halk ne yapacağını şaşırır. Bunun içindir ki hiçbir şey dil kadar önemli değildir.”

Bu kadar önemli bir kavram, dil kavramı. İyi de onu nasıl düzeltebiliriz? Kılçığı, kemiği yok ki bu meretin temizleyelim. Kullandığı kelimeler var. Belki de  işin sırrı bu. Özenle seçilen kelimeler…

Biraz önce hikayesini anlattığım Konfüçyüs’ün çok sevdiğim bir sözü var: “kelimelerin gücünü anlamadan insanların gücünü anlayamazsınız.”

Evet kelimeler güçlüdür. Kelimeler ilham verir. Kelimeler yok eder. İnanmıyor musunuz? Abra Kadabra!

Hatta bir yerlerde sadece kelimelerin gücünü öğreten bir okul olduğunu duymuştum. Harry Potter’daki “The Hogwarts School of Witchcraft and Wizardry”yi hatırlayın.

Nörobilim alanında yapılan çalışmalar gösteriyor ki kelimeler beynimizi değiştirebilir. “Words Can Change Your Brain” kitabında “tek bir kelimenin bile fiziksel ve duygusal stresi azaltabilme gücüne sahip olabileceği”nden söz ediliyor.

Günlük yaşantımızda “negatif kelimeler” kullandığımızda beynimizin “amigdala” denilen bölgesindeki faaliyetlerin arttığı tespit edilmiş. Amigdala, beynimizin “51. Bölgesi” yani korku merkezi. “Kızgın kelimeler” beynimizde alarm sinyallerine dönüşüyor. Bu sinyaller de frontal korteksi kısmen kapatıyor, çalışmasına engel oluyor. Frontal korteks beynimizin bilinçli düşünmeden sorumlu olan bölgesi.

Dikkat edin! Sadece kelimelerden değil onların olumsuzluğundan, kızgınlığından söz ediyoruz. Demek ki olumlu kelimeler de bunun tersini yapabilir.

Nitekim Pozitif Psikoloji tarafından yapılan bir çalışmada bir grup insana şu görev veriliyor: “O gün hayatında iyi giden üç şeyi ve neden iyi gittiğini yazacaksın!” Bu basit gibi görünen işi yapan insanların aylar içinde mutluluk seviyelerinin belirgin bir biçimde arttığı gözlemlenmiş. Bu basit gibi görünen işin tek bir amacı var: sizi pozitif düşüncelere ve duygulara odaklamak. Kelimelerin yardımıyla. Çünkü kelimeler dünyayı değiştirebilir.

“Tek ihtiyacım bir kağıt ve yazmamı sağlayacak bir kalem. Bunlarla dünyayı altüst edebilirim.” diyor Nietzsche. Bu sözü düşününce, sadece bunu değil kelimeler hakkında edilmiş tüm bilgece sözleri düşününce, bu konuda yapılan bilimsel araştırmaları görünce, benim bir ihtiyacım daha olduğunu fark ettim: bir kavanoz. Kelime Kavanozu!

Ne yapacağım biliyor musunuz? Her akşam yatmadan önce o gün yaşadıklarımı düşüneceğim. İçlerinden beni en çok mutlu eden şeyi yazıp “kelime kavanozu”na atacağım. Tek bir şey. Küçük bile olsa. Mesela:

 

  • Sevgili günlük, bugün arkadaşlarımla sinemaya gittik. Çok mutlu oldum…

 

…gibi bir klişeden bahsetmiyorum, ki klişeler zaman zaman çok işe yarayabilir ama bundan başka bir gün söz ederiz. Kelimelerin gücünü ortaya çıkartacak şeylerden bahsediyorum.

Zamanında kör bir dilenci hakkında kısa bir video izlemiştim. Sokakta yanında “ben körüm, lütfen yardım edin” yazılı bir karton vardı. Sonra bir kadın geldi, kartonun arkasına başka kelimeler yazdı. Ve abrakadabra! Kelimeler sihrini gösterdi. O kelimeleri gören neredeyse herkes adama yardım etmeye başladı. Kartonun üstünde şunlar yazılıydı: “Güzel bir gün ve ben göremiyorum.”

Kelimeleri değiştirdiğinde dünyan değişir. O yüzden kavanoza atacağın kelimeleri tıpkı Dalton Russell gibi özenle seçmelisin.

 

  • Tutku.
    Bugün en sevdiğim arkadaşlarımla sinemada “Ölü Ozanlar Derneği”ni izlerken gerçek anlamını öğrendiğim kelime.

 

Tek ihtiyacınız bir kağıt ve yazmanızı sağlayacak bir kalem, bir de kavanoz. Gelin biz dünyayı sözlerimizle altüst etmeyelim, onu değiştirmeyi tercih edelim. Kendi dünyamızdan başlayarak. Kelimeleri kullanarak. Bir süre onlara odaklanalım. Her gün dünyanın en iyi, en güzel, en güçlü kelimelerini bulalım. Kelime kavanozunda biriktirelim. Bir süreliğine sesimizi değil, kelimelerimizi yükseltelim.

DAHA İYİ GÖRMEK İÇİN… ÇİZİN!

Müzelere, sergilere gitmeyi sever misiniz? Peki ya resim yapmayı, çizmeyi? Çoğunluğun pek de sevmediği şeylerden bahsediyorum değil mi? Görmeyi öğrenmek, daha iyi görebilmek için size bir teklifim var. Sanat eserlerine bakıp, onları çizmeye başlayalım!

 Antalya Müzesi.  Anadolu toprakları üzerinde kurulmuş medeniyetlerden arta kalan pek çok eserle dolu, özellikle de heykellerle.

Müzeyi gezerken bir şey dikkatimi çekti. Bazı turistler hemen her heykelin fotoğrafını çekiyordu. Birini çektikten hemen sonra diğerine geçip onu da çekiyor. Hatta bir ara acaba müzenin kataloğunu hazırlayan bir ekip mi acaba bunlar diye şüphelendim. Öyle değilmiş, bunlar “profesyonel turist.” Gittikleri yerleri kendi gözleri ile görmek, duyularıyla hissedip deneyimlemek yerine, ellerindeki, ceplerindeki camların arkasından izliyorlar.

Müzelerde ne sergilenir? Tarihi eserler, sanat eserleri. Bunları nasıl daha iyi deneyimleyebiliriz? Her şeyden önce neden sergilendiklerini düşünmeye başlayarak. Eserdeki güzelliği, enteresanlığı görmeye çalışarak. Ona bakınca gerçekten ne görüyoruz? Bizi ne etkiliyor?

Bu soruların cevabını verebilmek bugün artık her zamankinden daha zor. Çünkü kafalar çok dağınık. Hep acelemiz var. Bir şeye uzun süre odaklanamıyoruz. Tam odaklanacakken yandaki kişinin cep telefonu titreşiyor. O zaman da aklımıza acaba bana da mesaj gelmiş midir sorusu takılıyor. Yani o anı yaşayamıyoruz. Bunun vicdan azabıyla fotoğraf makinemizi çıkarıp o anı kaydetmeye, saklamaya çalışıyoruz, daha sonra bakmak için. Peki sakladığımız anlara geri dönüyor muyuz?

sanat-cizmek-1

Sergi gezmek yerine, sergileneni nasıl görebiliriz? Hollanda’daki bir müzenin bu soruya çok güzel bir cevabı var: çizerek! Hatta #Startdrawing “çizmeye başla” sloganlı bir kampanya başlatmışlar. Çünkü daha iyi görmeyi öğrenmenin en iyi yollarından biri çizim yapmaktır. Kaleminizi, kağıdınızı yanınıza alın, eserin karşısına geçin ve onu çizmeye başlayın. “İyi ama benim hiç kabiliyetim yok, en fazla çubuk adam çizebilirim.” Bu gayet normal, benim de ilkokulda en çok gördüğüm sanat eseri Cin Ali kitaplarıydı. Zaten amacımız sanat eseri üretmek değil, onu gözlemlemek. Çizmek için ona daha dikkatli bakmak zorundasınız. Ölçüleri, oranları, ışık-gölge oyunları, çizgileri, detaylarıyla eseri daha iyi fark edeceksiniz.

sanat-cizmek-2

Ben yine de çizemem, çizer değilim demeyin. Çizersiniz. Küçük bir çocukken hiç resim yapmadınız mı? Bütün çocuklar resim yapar, çünkü resim yapmayı, çizmeyi bilir. Hem de hemen her şeyi, dilediği gibi çizebilir. Ken Robinson’un anlattığı şu hikayeyi bir dinleyin.

Geçenlerde harika bir hikaye duydum, resim dersindeki küçük bir kız hakkında. Altı yaşında, en arkada oturmuş, resim yapan bir kız ve öğretmenine soracak olursanız bu küçük kız derse hemen hemen hiç ilgi göstermiyor. O gün hariç. O gün nedense bütün ilgisi yaptığı resimdeydi. Öğretmenin ağzı açık kalmış tabii bu durum karşısında. Kızın yanına yaklaşmış ve sormuş, “Ne çiziyorsun?” “Tanrı’nın resmini çiziyorum” demiş kız. “Ama hiç kimse Tanrı’nın nasıl göründüğünü bilmiyor.” demiş öğretmen. “Problem değil, bir dakika içinde bilecekler” demiş kız.

Çocuklar şanslarını denemekten korkmazlar, yanlış yapmaktan çekinmezler. Bilmeseler de devam ederler. Eğer yanlış yapmaya hazırlıklı değilseniz, hiç bir zaman orijinal bir şey bulamazsınız, göremezsiniz.

Küçükken korkusuzca resim çizerdik, her yere. Sonra bu yeteneğinimizi unuttuk. Okullarda, iş yerlerinde unutturulduk. Yapmanız gereken tek şey hatırlamaya çalışmak. Cesur olun. Müzelere gidin, sanat eserlerine bakın. Daha yakından. Onları çizerek, anlamaya çalışın.

Anları yakalayıp anılara dönüştürmenin tek yolu fotoğraf çekmek değil. Tüm benliğinle o anda bulunmak, o anı yaşamak. Daha iyi görebilmek için… Çizin!

İĞNE DELİĞİNDEN HİNDİSTAN’I SEYRETMEK

Şu aşağıda görmüş olduğunuz şeyin çok değerli olduğunu söylesem -mesela 40,000 TRY değerinde- bana inanır mıydınız? Büyük ihtimalle hayır.. Ama neden bir iğne bu kadar değerli olsun ki? Dünyada milyarlarca benzeri varken. Peki ya böyle bir iğnenin deliğinin içinde insan eliyle yapılmış bir heykel varsa?

Bu gördüğünüz şey bir Photoshop hilesi filan değil. Gerçek bir heykel. Hem de bir iğnenin deliğine sığdırılmış bir heykel. Michalangelo’nun Sistine Şapeli’nin tavanına çizdiği meşhur resme bir gönderme.

Willard Wigan adında bir mikro heykeltraş tarafından yapılmış. Wigan’ın ilginç bir yaşam öyküsü var. Disleksiden muzdarip olduğu için okuma güçlüğü çekmiş ve okulda bir türlü tutunamamış. Kendi boyutlarında rahat edememiş ve kendini çok daha küçük bir boyuta adamış. Önce tahta kıymıklarını şekillendirerek başlamış işe. Toplu iğnenin ucuna evler inşa etmiş. Kendisini moleküler seviyede eğitmeye başlamış. Çeşit çeşit mikro heykeller yapmaya başlamış.

Bu heykeltraşın yaşam öyküsü bana başka bir hikayeyi hatırlattı. Farklı şekilllerde farklı kişilere ithaf edilen bir hikaye ama hepsinde de içinde bir hükümdar var. Ben diyeyim 400 sene önce siz deyin 4000 sene önce yaşamış olan bu hükümdarın huzuruna hemen her gün farklı yeteneklerde insanlar gelir gidermiş. Ama o gün gelen kişi gerçekten de çok farklıymış. Bizim Willard Wigan gibi iğnelere takmışmış. Ferhan Şensoy’un dediği gibi “tesadüfün iğne deliği!” Neyse efendim bu kişinin bir de yeteneği varmış. Ben diyeyim 40 metre siz deyin 400 metre uzaktan bir ipi atıp iğnenin deliğinden geçirebileceğini iddia etmiş. Tabi ne hükümdar ne de huzurda bulunanlardan hiç kimse buna inanmamış. O güne kadar pek çok şey görmüşler. Hükümdarların etrafında her türden cambaz yaşadığı için burun deliğinden muz geçiren maymunlarla bile karşılaşmışlar. Böylesi bir iddiayı ne görmüşler ne de duymuşlar. Ama bu adam sözünün eriymiş ve iddia ettiği şeyi yapmış. İpliği fırlatıp iğnenin deliğinden geçirivermiş.

Herkes hayretler içinde kalmış. Tıpkı bizim bu heykeltraşın yaptığı işleri görüp de hayretler içinde kalmamız gibi. Bir insan nasıl olur da böylesi bir işi başarabilir?

Yıllarca emek sarf ederek. O küçüklükte sanat eserleri yapabilmek için köşedeki kırtasiyeden fırça, boya alamazsınız. O da kendi alet edevatını yapmış. Mikroskop önünde haftalar, aylar geçirmiş. Herkesin uyuduğu gece saatlerinde çalışmış ki dikkati dağılıp da en ufak bir hatada yaptığı şey havaya uçup kaybolmasın. Ellerini eğitmiş ki iki kalp atışı arasında nefesini tutarken mikro hareketler yapabilsin. Şimdi tüm bunları duyarken bazılarınızın ne düşündüğünü biliyorum.

“İşsiz!” diyorsunuz.   

İşi gücü yok böyle şeylerle uğraşıyor. Tıpkı Pi sayısını ezberlemeye çalışan kişilerden bahsettiğim bir başka videomun altına gelen onlarca yorumda olduğu gibi: “işsiz.”

Ne de olsa bize anlatılan o eski hikayenin devamını ve bize verilen mesajı çok iyi biliyoruz değil mi? 40 metre ya da 400 metre uzaktan bir ipi iğnenin deliğinden geçirmeyi başaran o adama hükümdar 40 altın verilmesini emretmişti. Bir de 40 sopa vurulmasını.

Bunu duyan adam da haklı olarak şu soruyu sormuştu -anlaşılan hükümdarlara soru sorulabilen bir dönemmiş o zamanlar- “hükümdarım, hediyeyi anladık da, sopa ne oluyor?”

Hükümdar da demiş ki “bu hüner acayip bir hüner. Hiç kimsenin böyle bir şey yapması mümkün değil. Ama, sen böyle bir şeyi yapabilmek için kim bilir kaç sene boyunca uğraştın, didindin. Senin vaktin bu kadar değersiz mi? Bu çabayı, bu uğraşı insanlara faydalı olacak daha güzel bir yetenek edinmek için neden göstermedin?” diye hükmünü vermiş.

İlk başta gayet doğru gibi gözüken bir hüküm. Ama madalyonun her zaman bir de öteki tarafı vardır değil mi?

Aynı durumdaki insanlar hakkında hemen böyle peşin hükümler vermeden önce bir de o tarafa bakmak daha adil olabilir.

Mesela biraz düşünelim bakalım hikayemizdeki adam neden acaba böyle bir şey yapmaya karar vermiş? Belki de tıpkı süper kahramanlar gibi kendinde olan bir yeteneği keşfetmiş olabilir. Belki her birimizde sadece kendimize ait bazı yetenekler vardır ve başkalarında bu olmadığı için bize garip geliyordur. O yüzden de bize “işsiz” denmesin diye bunlardan kaçmaya çalışıyoruzdur. Belki o adamın tek başına anlamsız ya da insanlığa faydasız gibi gözüken özellikleri başka bir şeyle birleşince son derece anlamlı hale gelebilir. Mesela onun ipliği iğneye geçirme tekniğinden ilham alan bir başkası kalkıp bir dokuma tezgahı icad edebilir. Bir başkası bu müthiş odaklanma yeteneğini herkese kazandırmak isteyip lazer işaretlemeli bir atış sistemi geliştirebilir. Tabi asıl soru tüm bu ilhamın kaynağı olan ilk kişi 40 sopa yedikten sonra bütün bunları düşünmeye cesaret eden olur mu olmaz mı?

Mikro heykeltraşımıza geri dönecek olursak… En son kontrol ettiğimde sakalından kestiği küçük bir parçanın üstüne dünyanın en küçük heykelini yapmaya çalışıyordu. Sakal parçasının içini oyup, şeffaflaştırdı. Sonra da altından bir motosiklet heykeli yaptı. Adına da “altın yolculuk” adını verdi.

İşte bu ve buna benzer yaptığı mikro heykellerin değeri şimdilerde size başta söylediğim 40,000 TRY den çok daha fazla. Ben diyeyim 400,000 TRY siz deyin 4,000,000 TRY’den alıcı buluyor. Yani anlayacağınız o artık epeyce zengin bir “işsiz.”

Tabi başlangıçta böyle bir noktaya geleceğini o da bilmiyordur. O da belki göremediğimiz küçük bir dünyayla ilgili kendince deneyler yapmak istemiştir.

“Yapmak istediğim şey küç ük şeylerin aslında en büyük şeyler olabileceğini dünyaya göstermek.”

Belki de asıl yetenek hayatın etrafımızda gördüğümüz devasa şeylerden daha fazlası olduğunu keşfetmektir. Ne de olsa eski bir deyiş vardır…

“Eski bir deyiş vardır. Bir şeyi görmemeniz onun orada olmadığı anlamına gelmez.”

Sırf biz bu yeteneklerin, bu uğraşların anlamını göremiyoruz diye buna anlamsız diyemeyiz. Peşin hüküm veremeyiz. Belki de iğneyle kuyu kazmak mümkündür. Bugün etrafımızda gördüğümüz tüm fotoğraflar bir kutudaki iğne deliğinden sızan ışığın verdiği ilhamla ortaya çakan makinelerle çekiliyor.

“Kafamızı indirip yere baktığımızda orada hiç bir şey olmadığını düşünüyoruz. Ve “hiçbir şey” tabirini kullanıyoruz.”

Görmesini bilene her zaman bir şeyler vardır. O yüzden şu elimde görmüş olduğunuz, ya da kendi elinizde olan küçücük bir şeyin bile çok değerli olduğunu bilin. Sahip olduğunuz yetenek tohumlarının başkaları tarafından ezilmesine izin vermeyin. En azından küçücük bir şeyden, küçücük bir olaydan büyük gerçeklere ulaşacak kadar keskin bir görüşe ve geniş bir kavrayışa ulaşmaya çalışın ki biz buna “iğne deliğinden Hindistan’ı seyretmek” diyoruz.

LOLA’NIN ÜÇÜNCÜ ÇIĞLIĞI

 

Bir karar vermem gerek! Bunu söylerken sizin adınıza da konuşuyorum. Siz de bu video boyunca izledikleriniz sırasında bir karar vermeniz gerekecek. Hangi konuda mı? Şu anda aklınızdaki en önemli şey her neyse onun hakkında. Bir karar vermemiz gerek.

“Hayatımda hiç olmadığı kadar yardımına ihtiyacım olduğunu ve yardım edebilecek tek kişinin de sen olduğunu söyleseydim bana yardım eder miydin?”

“Run Lola Run” yani “Koş Lola Koş” 1998 yapımı bir Alman filmi. İzlemediyseniz tavsiye ederim, izlediyseniz mutlaka tekrar izleyin. Görünüşte aksiyon ve macera dolu bir film. Ama bu sadece filmin en üst katmanı. İzledikçe çok daha derine inebiliyorsunuz. Konunun sadece koşmakla ilgili olmadığını anlıyorsunuz. Kader, şans, seçimlerimiz ve sonuçları hakkında bir film bu. Her iyi filmde olduğu gibi, hayatın ta kendisi hakkında bir film.

Bu konu hakkındaki konuşmamızı ilerletmeden önce isteyenler bu videoyu durdurup filmi izleyip gelsinler. “Vereceğin ipuçları benim izleme zevkimi azaltmaz, çok da önemli değil” diyenlerle biz devam edelim.

Filmin konusu çok basit. Birbirini seven iki karakter var: Mafyaya ait 100.000 Mark değerinde parayı kaybeden Manni ve onu çok sevdiği için 20 dakika içinde bu parayı bulmaya çalışan Lola. Lola’nın o parayı bulabilmek için seçtiği yöntemse koşmak.

Formülize edecek olursak… Lola Manni’yi sevmektedir. Manni de adı üstünde “money”i yani parayı. Fakat onu kaybettiği için o da hayatını kaybedebilir, dolayısıyla Lola da sevdiğini. Sevdiğimiz şeyleri kaybetmemek için bir hayat boyu onların peşinden koşarız ya… İşte bu filmde de Lola 20 dakikalık koşusuyla bize bunu anlatıyor.

Hem de üç kere. Bu hayat memat meselesini çözmek için yaşadıklarını üç kez tekrarlıyor. Hayat bir oyun gibidir tabi ama burada gerçekten de bir oyun gibi. “Game over” olsa bile baştan başlıyabiliyoruz. Filmin en başında verilen ipucunda olduğu gibi adeta alternatif bir zamana girdiğimiz için zamanı geri alabiliyoruz.

Düşünsenize hayatınızda verdiğiniz en küçük bir karar bile ondan sonra yaşanacak her şeyi değiştirebilir. Lola’nın koşusunda da bunu görüyoruz. Her defasında küçük değişikliklerle. Verdiği küçücük karar değişiklikleri sonuçta büyük farklar yaratıyor. Kelebek etkisi.

Filmde üç renk sembolik olarak özellikle vurgulanmış: kırmızı, sarı ve yeşil. Trafik ışıklarının renkleri gibi. Koşuşturup dururken bazen işlerimiz yolunda gider, kolaylaşır. Hayatın dönemeçli yollarında bize yeşil ışık yanmış gibidir. O zamanlarda yeşilleri giymiş Lola gibi var gücümüzle koşmaya başlarız.

Bazen de trafikte kırmızı ışıkla karşılaşırız. Adeta her şey sizi bu koşunuzdan alıkoymaya çalışır. Filmde kırmızı saçlı Lola, kırmızılıklarla dekore edilmiş odasında kırmızı bir telefonla konuşur. Tutkuyu ve aşkı hatırlatır bize. Hattın diğer ucundaki sevgilisi sarı saçlı Manni sarı bir telefon kulübesindedir. Tehlike içerisindedir. İlginç bir şekilde bu kulübenin tam arkasında spiral bar vardır. Tıpkı Lola’nın spiral merdivenlerden koşması gibi. Ya da bu karakteri yaratan yönetmenin bir Vertigo hayranı olması gibi.

Filmin sürreel dünyası bununla kalmaz. Lola koşarken etkileşime girdiği insanların 10 saniyelik hayat hikayelerini görürüz. Hayata konmuş küçük dipnotlar gibi. Aslında film, bu özelliğini “Infinite Jest” diye bir romandan almıştır. Bu roman da adını “Hamlet”in 5. Perdesinin ilk sahnesindeki bir cümleden alır. Hamlet’i yazan Shakespeare de bunu 13. Yüzyılda Danimarka’da yazılmış “Amleth” adlı başka bir oyundan uyarlamıştır. Danimarkalılar da bu hikayeyi Romalılardan duymuştur. Hani “Sen de mi Brütüs?”lü hikaye var ya. Zaten Brütüs de Amleth de dolayısıyla Hamlet de aynı anlama gelir. “Sersem” demektir. Eee nereden nereye… Tarih boyunca da hayat boyunca da sersemler gibi hep koşmuşuz. Bu koşuda karşılaştığımız diğer insanları etkilemişiz ve verdiğimiz küçücük kararlar ne büyük sonuçlar doğurmuş değil mi?

Japonya’da birileri de “Run Lola Run” diye bir Alman filmini izleyip “The Legend of Zelda” diye bir oyun yapmışlar mesela. Kelebek etkisi. Biz de bütün bu sebep sonuç ilişkilerini anlatan bir videonun etrafında toplanıp tüm bunların anlamını düşünüyoruz şimdi.

Aklımızdaki soruların cevabını arıyoruz. Bunların cevaplarını sizden yorum olarak duymak istemekle birlikte içlerinden birini gözüme kestirdim. Lola’nın attığı çığlık. Ne anlama geliyor?

Bu film olasılıklar üzerine bir deneme. Her seferinde Lola’nın başına kontrol edemediği bazı şeyler geliyor. Tıpkı hayatta bizim de başımıza geldiği gibi. Lola’nın çığlığı işte tam da bu noktalarda şans denilen şeyi ortadan kaldırıyor. Tümüyle çaresiz hissettiği bir anda karşısına bir kumarhane çıkıyor. Şans oyunları oynatılan bir yer. Parasının yetmemesi, kıyafetinin uygun olmaması gibi tüm olumsuzluklara rağmen 20 numarada şansını deniyor. Belki de hayatı 20 dakikaya sıkıştığı için. İlkinde kazanıyor. Şanslı kızmış diyebilirsiniz. Ama ikinci denemesinde artık bir karar vermesi gerek. Çünkü istediği şeyi mutlaka elde etmesi gerek. İşini şansa bırakamaz. Sıkışmışlığını, çaresizliğini kabullenemez. İşte tam o sırada üçüncü çığlığını atıyor. Lola’nın üçüncü çığlığı etrafındaki her şeyi durduruyor. Bir anlığına da olsa insanların durup bakmasını sağlıyor. Duvardaki tabloda duran spiral saçlı kadın hariç herkes bakakalıyor. O ana kadar tekno müziğin de yardımıyla ortalama 2.7 saniyede bir değişen toplam 1581 plandan oluşan bu hızlı tempolu film bile nefesini tutuyor. Adeta zaman duruyor.

Yeterince güçlü bir iradeniz varsa, verdiğiniz kararlara sonuna kadar inanıyorsanız bunu siz de yapabilirsiniz. Etrafınızdaki dünyayı, gerçekliği bükebilirsiniz.

Filmin sonunda yazıları alışık olduğumuz yönün tersine akıtan bu filmin en başındaki cümlelerle bitireyim bu videoyu.

İnsanoğlu, muhtemelen dünya üzerindeki en gizemli türdür. Cevaplanmamış soruların gizemi. Biz kimiz? Nereden geliyoruz? Nereye gidiyoruz? Bildiğimizi düşündüğümüz şeyleri nasıl biliyoruz? Herhangi bir şeye neden inanıyoruz? Bir cevap arayışında sorulan sayısız soru… ki bu cevap başka soruları doğuracak… ve sonraki cevap bir tane daha… ve bu böyle devam edecek.

Fakat en sonunda her zaman aynı soru olmaz mı? Ve aynı cevap? Bir şeylerin değişmesini istiyorsak, bir karar vermemiz gerek! Belki de cevap içimizdeki çığlıkta saklıdır.